blog@anartri:~$

  • dövdürtmeyecektik ermeni'yi

    kapattı dükkanı melahat abla üç gün oldu, ses yok melahat abladan. kapı önüne çıkmaz, pencereden kafayı uzatmaz, whatsapp mahalle grubuna mesaj atmaz oldu. güncel sokak haberlerini alamaz hale geldik. korkmaya da başladık bir yandan, bir şey mi geldi acaba başına, diye. bakkala sordum. dün, dedi, ekmek almaya geldi, tek kelime...

  • hiçbir şey sen bizim her şeyimizsin

    gerçekten mi soruyor mesela şöyle bir soruyu, emin olamıyorum, “kaç kişi kaldık game of thrones izlemeyen?” emin olamıyorum, çünkü böyle ya da buna benzer bir şeyi yapmıyor olmakla kendisini göstermeye, başkalarından ayrılmaya çalışıyor. olur da herkes topluca cevap verir ve “biz, hiçbirimiz” diyecek olursa, durum vahim. buradaki yapmıyor olmakla övünülen...

  • seviyorum merkez

    diyelim ki epostalarımız sadece bu hizmeti aldığımız servis sağlayıcı sınırları içerisinde kalsaydı, nasıl olurdu dersiniz? olası örnek olarak, gmail hesabı kullanıyorsak, sadece gmail kullanan kişilere eposta gönderebiliriz ve sadece onlardan alabiliriz. bir geçgörüde1 bulunacak olursam, epostalar icat edildiğinde google gibi şirketler var olsaydı muhtemelen bu örnek yaşanıyor ve gayet normal...

  • saçmalama alanı buraları

    “dude”, big lebowski (1998) sakallarım isyanda, “koyverdun gittun beni…”, maziye karışır sevda yemini, aklıma takıldı, anlık bir düşünce işte, “faşizmin sınırı var mı lan?”, “varto’da çıplak öldürülmek” mesela, neresinde o sınırın, en ağır sözleri dünyanın, en güzel sözlerini yazandan gelmedi mi, “bence artık sen de herkes gibisin”, değil misin?, “tanrılar”...

  • yakışmaz mıydı bukowski'ye rakı kadehi

    notlar tutmuş pis moruk, ipe sermiş hepimizi. alınma üstüne, sen yoksun anılarında, ya da çoksun, kim bilir, kime ne, o bizi hiç sevmedi ki, kaçtı hep, gördüğü sahteliğimizden, peki, biz niye çok sevdik onu? niye hiç alınmadık üstümüze küfürlerini? başkalarına mı savurduğunu düşündük hepsini? kim o başkaları? bizden başka? bu...

  • allah kimin belasını verse

    viyana’dayız, tramvayda, konuşuyoruz bir yandan, hemen arkamızda oturan yaşlıca bir adam kafasını uzatıp “gezmeye mi geldiniz?” diye sordu, az buçuk bir tanışma faslından sonra da sanki pimini çektiğimiz bomba gibi patladı bir anda, başladı saydırmaya, avusturyalılar hakkında, “insan değil bunlar insan, hayvandan beterler, allah hepsinin belasını versin bunların…”, durmak bilmiyor....

  • paris gecesi

    can sıkıcı ve saçma schengen kuralları yolumu viyana öncesi paris’e düşürdü, bol zamanım olsaydı şikayetim olmazdı ya, tek gece de fena değildi işte, elde bavul, sırtta fotoğraf makineli, dizüstülü çanta, ilk ve son durak gecenin bir vakti “latin quarter”, notre dame’nin az berisindeki birkaç cadde üstü bar ziyareti, susmak bilmeyen...

  • n'sel

    bilemiyorum artık hangi noktada durmam gerektiğini, kendimi nereye yerleştirebileceğimi. “sniper” görüntüleri var televizyonda, felluce’de birisi, öldürdüğü amerikan askerlerinin görüntülerini kaydetmiş, müzik eşliğinde, seyrediyoruz, “oh olmuş” sözleri yayılıyor ortaya, “oh mu oluyor?”, neler oluyor? bu muydu istediğiniz? değil miydi? neydi? biliyorum vereceğiniz cevabı, söylemeseniz de, “koro halinde” geliyor sesleriniz, dert etmeyin(iz)!...

  • ulan sait

    bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. yüz kadar kişi “asri mezarlığa” sait faik’i gömüyor. önümde siyah aba ceketli, çizmeli, kasketli üç babayani balıkçı duruyor. ortalarındaki ağlamaklı sesle: “ulan sait” diyor, “seni de mi gömecektik?..” yağmur hep yağıyor. ferit edgü, “hikaye gibi”, 1954

  • ölüyor, küçük kız, ...

    kız, küçük henüz, 16 yaşında. 16 yaşındaki kız, tecavüze uğruyor. tecavüze uğrayan kız, hamile kalıyor. hamile kalan kız, korkuyor, ailesinden gizliyor. aile öğreniyor. aile meclisi karar veriyor. namus temizlenmeli. baba, karşı çıkıyor. dinletemiyor sözünü, çekip gidiyor. karar uygulanıyor, anne ve erkek kardeş tarafından. erkek kardeş, yalnız kaldıkları bir sırada, vuruyor...